Evdeki akıllı prizden cebimizdeki telefona, hastanedeki kayıt sisteminden belediyenin su altyapısına kadar her şey artık bir ağa bağlı. Bu bağlantı hayatı kolaylaştırırken kapıyı da aralıyor. Uzmanlar, yapay zekâ destekli güvenlik taramalarının süreci baştan aşağı değiştirdiğini anlatıyor. Eskiden haftalar, aylar süren kontrollerin artık dakikalara indiği belirtiliyor. Bu hız, sistemleri koruyanlar için büyük bir avantaj gibi görünse de aynı teknolojinin kötü niyetli kişilerin eline geçmesi durumunda tablo tersine dönüyor. Savunma tarafındaki kazanım, saldırı tarafında aynı ölçüde bir riski beraberinde getiriyor.
Siber Güvenlik Uzmanı Ersin Çahmutoğlu, Mythos benzeri yapay zekâ modellerinin güvenlik testlerini çok kısa sürelere çektiğini söyledi. Çahmutoğlu, aylar süren çalışmaların artık dakikalar içinde tamamlandığını dile getirdi. Ancak bu gücün yanlış ellere geçmesi halinde karmaşık saldırıların kendiliğinden işleyen bir düzene dönüşebileceği uyarısını yaptı. Ona göre yapay zekâ artık sıradan bir ticari ürün olarak görülemez. Çahmutoğlu, bu teknolojinin kritik bir ulusal güvenlik gücü haline geldiğini vurguladı. İlerleyen dönemde insan müdahalesi olmadan yürüyen otonom siber savaşların konuşulacağını da sözlerine ekledi. Bu öngörü, savunma ile saldırı arasındaki çizginin giderek belirsizleşebileceğine işaret ediyor.
Avukat Fehmi Ünsal Özmestik ise tehditlerin yönüne dikkat çekiyor. Saldırıların yalnızca teknik sistemlerle sınırlı kalmayacağını, kamuoyunu yanıltmaya yönelik girişimlere ve altyapı hedeflerine kayacağını ifade etti. Özmestik, devletlerin teknik kapasitesini güçlendirirken bu araçları hukuk devleti ilkeleriyle uyumlu hale getirmesi gerektiğini belirtti. Türkiye’de sürecin, yürürlükteki düzenlemeler ile Siber Güvenlik Kanunu’nun çizdiği sınırlar içinde yürütüldüğünü aktardı. Ona göre teknoloji ile hukuk arasındaki denge, güvenliğin kalıcı olması için şart. Bu denge kurulamadığında, elde edilen hızın beraberinde yeni bir denetim sorunu getirebileceği ifade ediliyor.
Vatandaş açısından bakıldığında konu soyut bir tartışma değil. Elektrik kesintisi, banka hesabına izinsiz giriş ya da sağlık kayıtlarının sızması, doğrudan gündelik hayatı etkiliyor. Bu yüzden siber güvenlik artık yalnızca mühendislerin ilgi alanı sayılmıyor. Belediyelerin, okulların ve küçük işletmelerin de bu alanda kendini koruması bekleniyor. Uzmanlar, yapay zekâ destekli çözümlerin yaygınlaşmasıyla savunmanın hızlanacağını, ancak aynı araçların saldırı tarafında da kullanılabileceğini hatırlatıyor. Bu nedenle kurumların yalnızca teknolojiye değil, aynı zamanda süreçlerini ve çalışanlarının farkındalığını güçlendirmeye de yönelmesi gerektiği vurgulanıyor.
Tartışmanın merkezinde iki farklı sorumluluk alanı var: teknik yeterlilik ve hukuki çerçeve. Bir yanda sistemleri dakikalar içinde tarayan modeller, diğer yanda bu gücün nasıl sınırlanacağını belirleyen kurallar. Uzmanlar, devletlerin kapasite artırımını hukuk ilkelerinden koparmaması gerektiğini savunuyor. Aksi halde elde edilen hızın denetimsiz bir alana dönüşebileceği ifade ediliyor. Türkiye’de yürürlükteki düzenlemeler ve Siber Güvenlik Kanunu, bu dengeyi kurmak için dayanak olarak gösteriliyor. Sürecin hem savunma kapasitesini artıracak hem de hukuki güvenceleri koruyacak şekilde ilerlemesi gerektiği belirtiliyor.





