İhracat yapan bir atölye sahibiyseniz, malı gemiye yüklediğiniz gün ile paranın hesabınıza düştüğü gün arasındaki o uzun bekleyişi iyi bilirsiniz. Haftalar, bazen aylar süren bu süre zarfında işletmenin kasası boş kalır, ama maaşlar, elektrik faturaları ve tedarikçi ödemeleri aynı hızla devam eder. İşte tam bu noktada devreye giren ticaret finansmanı mekanizması, küresel ekonominin en kritik ama en az konuşulan altyapılarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Akreditiften teminat mektubuna, ithalat-ihracat kredisinden tedarik zinciri finansmanına kadar uzanan bu araçlar, günlük hayatımızı doğrudan etkileyen bir mali boyutu oluşturuyor. Ancak son veriler, bu sistemin ciddi bir tıkanıklıkla karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Milletlerarası Ticaret Odası’nın yüzü aşkın ülkeden bankalardan derlediği verilere göre, bu araçlar yıllık 2 trilyon dolarlık bir ticari akışı temsil ediyor. Toplam küresel ticaret finansmanı piyasasının büyüklüğü ise küresel GSYİH’nin yaklaşık yüzde 6’sına denk geliyor. Ne var ki küresel ticaretin takribi yüzde 10’una karşılık gelen bir talep, uzun süredir yapısal sorunlar nedeniyle finansman bulamıyor. Bu açık 2,5 trilyon dolara kadar çıkmış durumda ve tarife savaşları ile dalgalı piyasalar bu uçurumu daha da derinleştiriyor. Özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler, bu tabloda çok daha kırılgan bir konumda yer alıyor.
Bölgesel dağılıma bakıldığında tablo daha da netleşiyor. Asya-Pasifik, yıllık ortalama 1,1 trilyon dolarlık kullanımla kendi ticaretinin yüzde 1,4’ünü finanse ederek açık ara lider durumda. Avrupa 354 milyar dolarla ikinci sırada kalırken, Afrika’nın payı yalnızca 56 milyar dolarda kalıyor. Kullanılan enstrümanın niteliği de bölgeden bölgeye değişiyor. Orta ve Güney Amerika’da ihracat kredileri toplam kullanımın yüzde 55’ini oluştururken, bu oran Asya-Pasifik’te yüzde 45’e, Avrupa’da ise yüzde 28’e geriliyor. Avrupa, performans garantileri gibi daha karmaşık ve genellikle daha güvenli sayılan araçlarda ise açık ara önde gidiyor.
Bu farklılıklar aslında bölgesel risk haritasının bir yansıması olarak okunabilir. Sözleşmesel güvencenin zayıf, hukuki icra kapasitesinin kısıtlı ve siyasi riskin yüksek seyrettiği coğrafyalarda bankalar, işi en klasik ve en kolay takip edilebilir araca, yani doğrudan krediye indirgemeyi tercih ediyor. Kurumsal altyapısı güçlü piyasalarda ise daha sofistike ve daha uygun maliyetli araçlar devreye giriyor. Bu durum, gelişmekte olan ülkelerdeki ihracatçıların finansmana erişimini hem pahalı hem de sınırlı hale getiriyor. 2008 krizinde küresel ticaretteki düşüşün yüzde 20’si doğrudan ticaret finansmanındaki yetersizliklerden kaynaklanmıştı. Salgın döneminde de benzer bir eğilim gözlendi. Dünya Ticaret Örgütü ve IFC ortaklığında yapılan bir araştırma, küresel mali koşullardaki dalgalanmaların ticaret finansmanı arzını nasıl daralttığını ilk kez sistematik biçimde ölçüyor. Bu araştırmada VIX endeksi kullanılarak, piyasa oynaklığının finansman imkanlarını nasıl kısıtladığı ortaya konuyor.
Türkiye’deki ihracatçılar için bu tablo, her yeni siparişin beraberinde daha büyük bir finansman yükü getirdiği anlamına geliyor. Bankaların daha temkinli davrandığı, teminat taleplerinin arttığı ve maliyetlerin yükseldiği bir ortamda, küçük ve orta ölçekli işletmelerin ayakta kalması zorlaşıyor. Küresel ticaretteki her dalgalanma, Türkiye gibi finansmana erişimi sınırlı olan ülkelerin ihracat kapasitesini doğrudan vuruyor. Fabrikada üretilen malın limana ulaşması yetmiyor; o malın bedelinin işletmenin kasasına girmesi için gereken finansman köprüsü her geçen gün daha da önemli hale geliyor.





